Zaman yolculuğu fikri, çoğu zaman parlak makineler, titreyen portallar ve dramatik kemanlarla sunulur. Oysa asıl korkutucu olan teknoloji değil, mantıktır. Geçmişe gidip kendi varlığının koşullarını ortadan kaldırdığını düşün: Diyelim ki dedenin büyükannenle tanışmasını engelledin. Sonuç basit görünür: Sen doğmazsın. Fakat sen doğmazsan geçmişe gidip bu engellemeyi kim yaptı? İşte zaman yolculuğunun en meşhur canavarı burada uyanır: kendi varlığını silme paradoksu.
Bu paradoksun gücü, bir bilimkurgu numarasından değil, nedensellik zincirinin boğazına attığı düğümden gelir. Normal hayatımızda nedenler sonuçlardan önce gelir. Kibrit yanar, sonra ateş çıkar. Karar veririz, sonra davranırız. Ama zaman yolculuğu sahneye girdiğinde, sonuç kendi nedenini yok etmeye kalkar. Bu, evrenin kendi defterine şu notu düşmesi gibidir: Bu cümle hiç yazılmadı, çünkü yazarı var olmadı.
Paradoksun kalbi: İmkânsız olay mı, eksik düşünce mi?
Kendi varlığını silme ihtimali ilk bakışta özgürlüğün en uç biçimi gibi görünür: Geçmişe gider, kaderin temeline balta vurursun. Fakat biraz daha dikkatli bakınca özgürlük değil, mantıksal iflas görürüz. Çünkü eylemin gerçekleşmesi için senin var olman gerekir; senin var olman için de eylemin gerçekleşmemiş olması gerekir. Böylece iki koşul birbirini yer. Bu, satrançta kendi şahını hamle yapmadan önce tahtadan kaldırmaya benzer: Oyun devam ediyor gibi görünür, ama kuralların omurgası kırılmıştır.
Filozof David Lewis’in zaman yolculuğu tartışmalarında savunduğu önemli bir çizgi vardır: Geçmiş değiştirilemez, çünkü geçmiş zaten olan şeydir. Zaman yolcusu geçmişe gitmişse, o yolculuk zaten geçmişin parçasıdır. Bu durumda dedeni öldürmeye çalışabilirsin, ama başaramazsın. Silah tutukluk yapar, merdivenden düşersin, yanlış kişiyi hedef alırsın ya da son anda vazgeçersin. Evren burada mistik bir bekçi gibi değil, tutarlılık ilkesi gibi davranır. Olmuş olan, olmuş olarak kalır.
Bu yaklaşım rahatlatıcıdır ama bedeli ağırdır: Özgür irade kan kaybeder. Eğer geçmişte dedeni öldüremiyorsan, bunun nedeni yalnızca rastlantı mı, yoksa evrenin görünmez kilidi mi? Zaman yolcusu kahraman değil, önceden yazılmış bir cümlenin içinde kıpırdayan mürekkep damlası olur. Burada Jungiyen bir gölge belirir: İnsan kendini kaderin efendisi sanır, fakat bilinçdışının, tarihin ve mantığın ördüğü ağda hareket eder.
Çoklu evren kaçış kapısı mı?
Paradokstan kaçmanın popüler yolu çoklu evren fikridir. Geçmişe gidip dedenin evlenmesini engellersin; fakat bu, senin geldiğin evreni silmez. Bunun yerine yeni bir zaman çizgisi doğar. Sen hâlâ kendi evreninden gelen bir yabancısındır; müdahalen başka bir dünyanın tarihini değiştirir. Böylece mantık kurtulur, ama kimlik bulanıklaşır. Artık soru şudur: Kimi kurtardın, kimi öldürdün, kime aitsin?
Çoklu evren çözümü, paradoksu ortadan kaldırmaz; onu ahlaki bir labirente taşır. Çünkü her karar yeni gerçeklikler doğuruyorsa, sorumluluğun sınırı nerede biter? Bir evrende kahraman, diğerinde felaketin mimarı olabilirsin. Kendi varlığını silemezsin belki, ama başka bir kendiliğin hiç doğmayacağı bir tarih üretebilirsin. Bu da daha sessiz, daha ürkütücü bir cinayettir: kurbanın yokluğu yüzünden suç mahalli bile yoktur.
Bir başka çözüm, zamanın blok evren olarak anlaşılmasıdır. Bu görüşe göre geçmiş, şimdi ve gelecek aynı dört boyutlu yapının parçalarıdır. Biz yalnızca bilincimizin dar penceresinden şimdi denen dilimi yaşarız. Bu tabloda zaman yolculuğu, yazılmış bir romanın sayfaları arasında dolaşmaktır. Karakter sayfa 20’ye gidip sayfa 5’i değiştiremez; çünkü sayfa 20’deki yolculuğu da kitabın içindedir.
Sonuçta kendi varlığını silme paradoksu bize yalnızca zaman makineleri hakkında değil, benlik hakkında da bir şey söyler. Ben dediğimiz şey, bağımsız bir çekirdek değil; nedenlerin, karşılaşmaların, hataların, tesadüflerin ve ataların karmaşık örgüsüdür. Kendini silmeye kalkmak, bu örgünün tek bir ipini çekince bütün halının yok olacağını sanmaktır. Oysa belki de evren, halıyı baştan dokur; belki ip kopmaz; belki de kopan ip başka bir desenin başlangıcı olur.
Zaman yolculuğu paradokslarının gerçek cazibesi burada yatar: Bizi geleceğin teknolojisine değil, varoluşun çıplak mantığına fırlatır. Geçmişi değiştirmek isteriz, çünkü acılarımızı, hatalarımızı, kökenlerimizi düzeltmek isteriz. Ama paradoks fısıldar: Kendini var eden yolu yok edersen, zafer kazanmış olmazsın; zafer kazanacak kişiyi de ortadan kaldırırsın. Belki de en derin zaman yolculuğu, geçmişe gidip onu silmek değil, geçmişin içimizde hâlâ çalışan makinesini anlamaktır.