Gorme ve Buyuculuk

Don Juan, “GORMEnin, dostlardan ve buyuculuk uygulamalarindan bagimsiz bir surec oldugunu ileri surmekteydi. GORMEnin, baska insanlari etkileme ugrasi demek olan buyuculugun cikarci uygulayimlariyla bir ilintisi olmadigina gore, bunun dogal bi sey oldugunu belirtti. GORME , buyuculuk degildir ama hep karistirirlar bu iki seyi, ustelik gorme buyuculuge ters duser cunku GOREN kisi her seyin onemsizligini kavramistir.

Bir baska dumancik uygulamasindan sonra Don Juan, bir savascinin bos yere kendini ortaya koymayacagini, yol ortasinda durup marizlenmeyi beklemeyecegini ve siradan insanlarin kaza dedigi seylerden cogu kez kacinilabilecegini soyledi ve soyle ilave etti: “Yasam kosullari, olcup bicip onlardan yararlanma alistirmalaridir bir savasciya, oysa sen yasamin anlamini bulmaya calismaktasin. Ne yapsin yasamin anlamini bi savasci!”

Yasamin anlamindansa comezini GORMEye ulastirmak istegiyle dopdolu oldugunu gorebiliyoruz bu yakinmada 🙂

Kendimi sana gormeyi ogretmeye adamisim, der DJ, ancak once bir savasci olmadan GORMEK insani enez kilar. Gostermelik bi alcakgonulluluk takinmana, cekilmene kacmana yol acar. Ilgisizligin yuzunden curuyup gider govden. Unufak olmayasin, silinip gitmeyesin diye seni bi savasci yapmaktir ilk gorevim. Seni bi kez zor kurtarmistim o dostundan hani hatirlarsin, cunku kalkanini yitirmistin. Nedir bu kalkanlar dersen, insanlar neyle ugrasiyorlarsa, iste o seyler onlarin KALKANlaridir. Senn de kendi dunyanin ogelerini secmelisin artik. Bi savasci o bilinmedik ve amansiz guclerle karsilasiverir; cunku zaten onlari arayip durmaktadir. O gucler bi geliverdiler mi uzerine, apisip kalacaksin; yarigin aciliverecek, korkudan da yasamin ucup gidiverecek sen karsi koyamadan. O halde yapilacak ilk sey hazirlanmaktir. Bu guclerden biri karsina dikilir de yarigini acarsa, kendi kendine kapatmalisin yarigini. Bunu basarabilmen icin sana buyuk erinc ve zevk veren bir takim seyler bulman secmen gerekir; aklini korkundan uzaklastirmak ve yarigini kapatip kendini sapasaglam yapabilmek icin, bile bile kullanabilecegin seyler… Savascinin kalkanlarini olusturan seyler, nesneler YUREK TASIYAN BI YOLDAKI seylerdir. Bi savasci olmanin ilk kurali ise siradan insanlarin olumlerine kadar yapadurduklari IC KONUSMAYI kesmendir. Bunun icin once gozlerini biraz olsun rahatlatmak icin kulaklarini kullanmayi ogrenmelisin. Dogdugumuzdan bu yana dunyayi degerlendirmek icin gozlerimizi kullanmisizdir, bi savasci bunun farkindadir ve dunyayi dinler. Dunyanin sesine kulak verir. Bu dinleme isini buyuk bi sabirla yapmalisin. Dunya soyledir boyledir demeyi durdurursak, dunya da oyle soyle olmaktan cikacaktir. Sorun su ki, insanlarin yaptigi seyler, bizi cepecevre saran guclere karsi birer kalkandirlar. Bu seyler bize rahatlik verir, guven duymamizi saglar. Insanlarin yaptigi bu seyler dogrudur ve cok onemlidir; ama yalnizca kalkan olarak. Ne yazik ki siradan insanlar olarak ne yaptigimizi, bu seyleri hic ogrenemeyiz ve bunlarin yasamimiza egemen olarak yasamimizi yikmalarina goz yumariz. Hatta diyebilirim ki insanliga gore, insanlarin yaptiklari bu seyler dunyanin kendisinden bile buyuktur ve onemlidir. Siradan bi insan icin dunya bi giz olmamistir hic. Ve yaslaninca da, artik yasamasina bi neden kalmadi sanir. Yasli biri icin dunya tukenmis degildir, yalnizca insanlarin yaptigi seyler tukenmistir. Ama kafasi oyle karismistir ki sersemce, dunyada kendisi icin bi giz kalmadigini sanir. O kalkanlar karsiliginda odenen igrenc bir bedeldir bu! Bunu bilen bi savasci dunyayi sonsuz bi giz kaynagi ve insanlarin yaptigi seyleri de sonsuz bi sacmalik diye ele alir.

 

Istenc Nedir?

Evet sözlüğe baktım da irade diyor bu kelimeye. Ama DJ’nin kullandığı anlamı iradeden daha başka bi şey.En iyisi bu konuyu anladığım kadarıyla özetleyeyim. (bu cümlenin açılımı aslında şu; özetleyeyim ve anlamış olup olmadığımı test edeyim!)

Istenc, istenilen, sağduyuya meydan okurcasına yapılan akıl almaz başarılı işlerle ilgilidir. Düşüncelerin sana yenildiğini söylerken seni muzaffer kılan şeydir istenç.Kişiyi, hiçbir şeyden incinmez duruma sokan, bi büyücüyü duvardan geçirten, uzayı aşırtan, isterse aya götüren bi şeydir istenç.Bir büyücüye göre istenç, içimizden çıkan ve dışarıdaki dünyaya sarılan bir güç demektir. O göbeğimizdeki yarıktan, saydam telciklerin bulunduğu yerden çıkar.Sıradan insan dünyadaki şeyleri elleri, gözleri ve kulaklarıyla algılar; ama bir büyücü bunlardan başka burnu, dili ve özellikle istenci ile algılar.İstenç, görme de değildir, bir güçtür.GÖRME ise bir güç değil, bir şeyin iç yüzünü ortaya çıkaran yetenektir.Güçlü bir istence sahip olup da göremeyen büyücüler olabilir.Bir bilgi adamı, dünyayı hem duyularıyla ve istenciyle hem de görmesiyle sezebilir.Bakın burada duyu+istenç+görme birleşerek büyük bir fark yaratıyor.İstenci güçlü ama göremeyen bir büyücü hayatı boyunca savaşçı gibi yaşamak zorundadır. Oysa bir görücünün, artık savaşçı gibi yaşaması gerekmez. O zaten her şeyi OLDUĞU gibi görür.İnsan bi kez görmeyi öğrendi mi, hiç bişey olmadan her şey olmuş sayılır. Yani yok olmuş demektir ama yine de ortadadır.Bir savaşçı için iki önemli merhale var; Birincisi kendi ölümüne dair keskin bir bilinçlilik içinde olması gerekir. İkincisi iseyansızlıktır. Böylece bir savaşçı, ölümün bilinciyle ve yansızlığıyla ve kararlılığının verdiği güçle tüm eylemlerini belirli bir noktaya yönelterek yaşamını düzenler.Sabırlılığı öğrenen savaşçı istence yönelir.Ve bekler savaşçı! Bir savaşçı acele etmez; çünkü istencini beklediğini bilmektedir.Ve bir gün gelir olağan durumlarda yapılmasına olanak bulunmayan bi şey yapıverir.Arı yaşam sürdürenler içindir görmek.

Duskunlugun en kotu bicimi isteklerine gem vurmaktir bence der DJ, cunku bunu yapan kisi, buyuk bir seyler yapmakta oldugu kanisina saplanir. Oysa kendi dunyasina kapanmaktan baska bi sey yapmis olmuyordur. Duskunluklerimize karsin istencimiz gelisir. ISTENC icindeki yarigi azar azar genisletmeye baslar! Hepimizin icinde bi yarik bulunuyor der DJ, bi bebegin basindaki bebek buyudukce kapanan bi bingildak gibi bir bosluk; iste bu yarik da, istencimiz gelistikce daha da genisler.

(Sibelin notu: tahminimce bahsedilen karindaki bu yarik erkeklerle ilgilidir, disilerin istenci muhtemelen rahimde ve acilmasina gerek olmaksizin dogal olarak faaliyette. Sanirim bu sebeple kadinlar her zaman daha tehlikeliler cunku istenclerini bilincsizce oldugu kadar cok da kolayca kullanmaktalar)

Foton Kuşağı ne yapar?

Gülcan Çakır yazdı:
“Herşey Carlos Castaneda’nın Zamanın Çarkı kitabındaki şu cümleyi okumamızla başladı;

“Savaşçılar zamandan söz ettiklerinde, saatin hareketiyle ölçülen bir şeyi kastetmezler. Zaman, dikkatin özüdür: Kartal’ın yaydığı şeyler, zamandan yapılmıştır; ve doğrusunu söylemek gerekirse, bir savaşçı özün farklı yanlarına girdiğinde, zamanla tanışmaya başlıyor demektir.”

Ve şu cümleye takıldım. Kartal’ın

yaydığı şeyler zamandan yapılmıştır. Bilmeyenler için açıklayayım. Carlos Castaneda sanrılandırıcı bitkileri araştırmak üzere gittiğinde Meksika’da tanıştığı Yaqui Kızılderilisi Don Juan’dan öğrendiği bilgilerden oluşan bir dizi kitap yazmış. Don Juan’a göre dünyamız farkındalıklı, titreşen ve ışıldayan telciklerden oluşuyor. Hepimizin sırt bölgesinde, kürek kemiğine kol boyu uzaklıkta, algı noktası denilen, tenis topu büyüklüğünde parlak bir nokta var. Bu noktaya bileşim noktası da deniyor. Bu telcikler bileşim noktamızın içinden geçiyor ve bizim dünya algımızı bu bileşim noktasından geçen telcik demeti oluşturuyor. Hepimizin bileşim noktasından aynı telcik demeti geçtiği için, Don Juan’ın deyimi ile bu demete çengellendiğimiz için hepimiz aynı dünyayı algılıyoruz.
Don Juan bu titreşen farkındalıklı telciklerin kaynağının kartala benzeyen bir görüntüsü olduğu için kartal diye adlandırılan bir kaynaktan çıktığını söyler. Kartal bizim anılarımızla beslenir.

Kartal’ın yaydığı şeyler zamandan yapılmış ise dedim, aslında Kartal geçmiş olabilir mi? Zaman an demek değil, geçmiş demek. An’da zaman yoktur. Yani Kartal an’da olanı istemiyor, anılarımızı istiyor, yani geçmişi… O gerçekte geçmişin gölgesi olabilir mi, tıpkı gökyüzündeki yıldızlar gibi… derken şu yazıyı bulduk arkadaşımla birlikte;

“Bir başka masala göre, Sagitta (Okçuk) takımyıldızı Kartal’ı öldüren oku temsil etmektedir. Prometheus’u acısından kurtarmak için, Herkül oku öldürmüş olduğu Hydra’nın (Su yılanı) kanıyla zehirleyip Kartal’a fırlatmış ve onu öldürmüştür. Zeus ise sadık hizmetlerinden dolayı Kartal’ı gökyüzünde yıldızlar arasına koymuştur.”

Kartal’ın sembolik anlamları hakkında konuşurken birden bire aklıma bir şey geldi. Şu bahsedilen foton kuşağı hakkında bir sürü şey söyleniyor. Elektronik aletler bozulacak, elektrikler kesilecek, farkındalığımız artacak, dna mız değişecek gibi… Ya dedim bu foton kuşağı elektriği etkileyecekse eğer, gerçekte bizim fiziksel dünyamızdaki elektronik aletler değil de etkilenecek olan ya bu telcikler ise? Bu foton kuşağı denilen şey bu telciklerin titreşimini değiştirirse ne olur? Dünyamızı oluşturan ve çengellendiğimiz telcik demetinin titreşimi değiştiğinde dünyamız da değişmez mi? Hatta bileşim noktamız bu alışık olmadığımız titreşimde yer bile değiştirebilir. Bunun anlamı da şu. Nasıl ki rüyada kontrolsüzce bir rüyadan başka bir rüyaya atlıyorsak, bileşim noktasının kayması da benzer bir etki yapar. Bu da kafayı yememiz demek 🙂 Eğer böyle bir şey olursa, etrafta hayali varlıklarla konuşan, senin görmediğin şeyleri gören insanlarla dolacak. Tabiki senin gördüklerini de onlar göremeyecek. Dünyanın bu yeni titreşimine uyum sağlayabilenler ise bileşim noktasını sabitleyebilecek yapamayanlar da bileşim noktasının kontrolsüzce sürekli oradan oraya kaymasıyla karşı karşıya kalacaklar. Aslında eğlenceli olabilir de 🙂

Don Juan, Carlos Castaneda’ya bilinçli rüya görmeyi öğreterek aslında bileşim noktasını kontrollü bir şekilde kaydırmayı ve istediği yere sabitlemeyi öğretiyordu. Rüyalarımızı kontrol etmeyi öğrenmemiz gerek. Hem de hemen. :)”

Gülcan’ın CC’den yola çıkarak anlattığı özgürleşme prosesini farklı kaynakların verileriyle de birleştirmek mümkün.İnsanın öldükten sonra bilincinin bir süre daha yaşaması(!) özgürleşememesinin sebebi, onun hatıralarında kalan özlem, eksiklik yoksunluk duyguları,öfke ve nefret ve her türlü tamamlanmamışlık hissine sebep veren arzularıdır (ki bu hayattayken özetleme yapmamışlığın neticesidir). Bu durumdaki enerji beden ara yüz-ya da cepgerçeklik veya araf deenilen yerde hayal-et varlıklarını sürdürmeye devam ederler, işte bu Don Juan’ın söylediği kartala yutulma durumudur.

Bu durum sadece hayaletlerin değil aynı zamanda yaşayanların da sorunudur çünkü bu hayal-etler gerek genetik uzantıları gerekse onları hatıralarında varetmeyi sürdüren yaşayanlar üzerinde güç sahibi yapar. Böylece yaşayanların AN’da olabilme dengelerini sarsarlar. Bir insanın bedenindeki sinir uzunluklarının toplamının dünya-ay uzaklığına gidiş dönüş mesafesi olması da manidar bence. AY düyguları met-cezir yoluyla yöneten bir mekanizma olduğuna göre, hayaletleri ve yaşayanları manipüle etmekte hiç zorlanmaz. Velakin bunun gerisinde bir komplo aramaya da gerek yok, dünyanın gezegensel olarak öldürücü etkisi biliniyor, oksijen yaşatan ve yakarak öldüren ilginç bir element. Bilinçlenme yolcuları (insan dışında başka yolcular da olabilir) önce, AN’dan ayrılarak zihin mekanizmasıyla zaman ve mekanı oluştururlar; çünkü bireyleşme süreci ayrılış anlamına gelir, bu sancılı bir prosestir ve bunu başaramayan yığınla insan var, başarabilenlerin ikinci merhalesi de yeniden bütünlüğü hissedebilmektir -özetleme yapan insanların başarılı olup olmadığı onların kendine verdikleri önem derecelerinin düşmesiyle anlaşılır.-
İnsan anlam arayışı olan bir varlık, bu durumda kendinden çektiği anlamı AN’a aktarmaya başlar, eğer ani bir kaza neticesi değilse bu işlem bir sürahiyle azar azar ama disiplinle AN’a akıtılan suya benzetilebilir. Evet Gülcan’ın söylediği gibi eğer foton kuşağına giriş insan demetini etkileyecek ve algı kayacaksa, bu duruma hazırlıksız yakalananlar için ciddi bir kaos oluşturabilir. Fakat gerçekten de ayrılık olmadığı için son kertede; zarar ve yanlış denilen şeylerin insan uydurması olduğunu bileceğimiz AN kaçınılmaz olarak başımıza gelecek ister bu geçişte isterse 26000 yıl sonraki geçişte, zamanı biz uydurduğumuza göre ne sakıncası var :)))

Tin’in Gösterisi

Cevapların çok zor ve karmaşık olduğuna dair bir ön yargımız var, yeterince yakından ve sade bakamadığımız için kandırılmaya ihtiyacımız oluyor. İlaveten, duygular; intikam, hırs, şehvet gözümüzü körleştiriveriyor!
Böylece TİN işi devralıyor.
Tin’in gösterisini defalarca seyrettim, doyumsuzdu. Önceleri bunun ne olduğunu bilmezdim hatta çok şaşırdığım ve utandığım durumlar da olmuştu. Sonraları bunun adını ve amacını öğrendim, rahatladım. Şimdi tıpkı rüyaların dili gibi tinin gösterisini de büyük bir hayranlık ve şaşkınlıkla izliyorum.

Büyücüler, soyutla, hakkında düşünmeden, görmeden, dokunmadan ya da varlığını hissetmeden tanışırlar.

İşte Büyücülük öykülerinin ilki; tinin belirmesi, niyetin inşa edip büyücünün önüne yerleştirdiği ve onu içine çağırdığı görkemli yapıdır.

İkincisi yani Tinin çarpması ise: içeri çağrılan-dahası zorla içeri alınan- yeni büyücünün gördüğü, aynı görkemli yapıdır!

Bu ikinci soyut öz, kendi içinde bi öyküdür. Öykü, tinin adama belirip, hiç bi yanıt alamamasından sonra, ona bi tuzak kurmasını anlatır. Bu son hiledir, ama adam özel bi adam olduğu için değil, tinin algılanamıyan olaylar zinciri tin kapıyı çaldığı an karşısına bu adamı çıkardığı için. (Tıklayınız)

  • Turan Erdal tinden biraz bahseder misin?
  • Sibel Atasoy

    Tinden bahsedebiliriz ama tanımlamak zor, bu kelimenin aslı örneğin CC literatüründe nasıl geçiyordu şu an hatırlayamıyorum. Clarissa Estes detinden bahseder, bence güney amerika ve yoğunluklu olarak kızılderililere has bi sözcüktür. Ona hemen ruh demek isteriz ancak bu söylenmek istenene tamkarşılık düşer mi şüpheliyim; çünkü ruhta ölüm sonrası ve dinsellik kokusu vardır oysa tin her an yerde bulunabilen bi şeydir. Tinde hem doğal hem de insansı olan bişeyler vardır. Ra bilgilerinden aşina olduğumuz beden&akıl&ruh birlikteliğine karşılık düşer mi diye soruyorum kendime ve içimde tam bi onay alamıyorum. Tin daha yabansı bi şey geliyor bana. Böylece tine dair bi açıklama getiremediğim halde onun gösterisini izleyebildiğim anlaşıldı :))))
    Turan Erdal Belki Almanca Geist kelimesini bilirsin, onunla eşdeğer galiba…

    Sibel Atasoy Geist, şu anla ilişkili bir kelimeydi sanırım, bu özelliği ile tin onu kapsar bi şey olabilir. Peki Tin nasıl gösteri yapar, buna kendisi mi karar verir? Kızılderililerin ulu ruh dedikleri şey midir? Tinin kendi tasarımı var mıdır? Tini kişisel olarak davet edebilenler var mıdır? Görüldüğü gibi oldukça bereketli bir konudurr 🙂

    Sibel Atasoy

    Don Juan “tinin belirişinden” şöyle bahsetmişti: Anlattığına göre; sıradan bir adam varmış, tin ona kendini belirtmek için adamın içinden konuşuyormuş fakat adam bu sesi duyacak halde değilmiş. Tin bağlantılarını hissettirmek için boşu boşuna didinip durmuş, fakat adam açıklananları anlama yetisinden yoksunmuş, iç sesini duyduğunda bunun kendi duygu ve düşünceleri olduğunu sanmış. Tin daldığı uykudan adamı uyandırmak için onu sarsıp, üç işaret vermiş; ard arda üç belirme! Adamın yoluna çıkıp duruyor, kendini ayan beyan ortaya koyuyormuş ama adamın taktığı yokmuş.
    Adamın anlamamaktaki inadı yüzünden, tin hile yapmak zorunda kalmış ve hile, bu sayede büyücülerin yönteminin özünü oluşturmuş.
    Turan Erdal Bu açıklama bana sanki Tanrıya yeni bir isim koymak gibi geldi. Tin neden bize bişeyler öğretmek istesin ki? Bu bende Tin’in de belli bir erki olduğu kanısı uyandırdı.

    Sibel Atasoy Bende de öyle bi his uyandırıyor. Tanrıya benzer belki ama Allah değil o kesin 🙂

    Turan Erdal O ne ise o olsun, ben yine de kendi iç sesimize kulak aşılması gerektiği düşüncesini sevdim.

    Sibel Atasoy Evet ve onu duyduğun ya da gösterisini izleyebildiğin takdirde, benzersiz bir oyunculuğu, zekası, acımasızlığı (her şeyin bir olduğu ve sonsuzluk bilgiisinden kaynaklanan), ve coşkusu olduğunu anlarsın. Onun bende ilk uyandırdığı kelime; cerbezedir.

    Turan Erdal BBoyle bir duyguya sahip olanın elinden herşey gelir mi diyorsun?

    Sibel Atasoy

    Hayır 🙂 Tin kontrol edilemez. Yani onu istediğin doğrultuda işletemezsin; ancak eğer yeterliliğin varsa (örneğin bi nagual gibi) tini davet edebilirsin. Yine de ancak onun gelebileceğini umarsın. Gelirse kendi gösterisini yapaar o, seni filan takmaz :))) Fakat izlemek zevkli olabilir hatta kendi adına bi şeyler öğrenebilirsin bile ancak yine deonu tıpkı Higgs Bosonu gibi alıp teknolojik bi şeye koşamazsın. Ya bu beni çok güldürüyor :))))))
    Turan Erdal Kontrol etmek değil de ben öğretici olabileceğini söylemek istemistim. Onu dinleyebilen ile dinleyemeyen arasında fark olmalıdır.

    Sibel Atasoy Evet bu olabilir 🙂 Aslında buralarda CC izdeşi çok yetkin arkadaşlarımız var, onlar bu konuyu daha iyi açıklayabilirlerdi belki ama herhalde rastlamadı.

Televizyon icat edildi mertlik bozuldu

Castaneda ile Don Juan’ın bi lokanta sahnesi vardır hani, boşalan masalardaki yiyeceklere üşüşen aç çocuklarla ilgili.

Castaneda bu çocuklara acımış hatta böyle çöp toplayıcı yetiştirilmelerini de yargılamıştı. DJ ise ona, kısaca “sen kendine bak önce” ! Sen kimsin ki ona buna acıyorsun demişti.

Ben bu durumu 12 yaşındayken deneyimledim. O zamanlar kısa bir süre için Sivas’ta yaşıyorduk. Bir yaz günü civar bir köye gezmeye gittik. Yol çok uzundu, hoplaya zıplaya canımız çıkmıştı. Sonunda toprak tümsekleri üzerinde ineklerin otladığı bir yerde durduk. Köye geldik dediler. Ben şaşırdım tabi, ortada ev filan yoktu. Arabadan inip biraz dolaşınca iş anlaşıldı, meğer o tümseklerin altı evmiş! Ortada koşturan kırmızı yanaklı gayet sağlıklı çocuklar vardı. Uzun süre buğdayın dövenle sap-saman ayrılma işlemini seyrettim, ilk kez gördüğüm için ilginç gelmişti.

Sonra akşam eve dönünce bana bir hüzün çöktü. Oradaki çocuklariçin müthiş bi acıma hissiyle dolmuştum; ev sayılmayacak evlerde oturuyorlar ve çoğu Sivası bile görmeden orada ölüyorlardı! Üç gün yemek yiyemedim.

Sonra birden ayıldım! Kendi kendime aymıştım. Kendim bana dedi ki: “Hay sersem kızım, insanlar ancak sahip olduklarını yitirdiklerinde ya da varlığından haberdar oldukları şeye erişemediklerinde mutsuz olurlar. O köydeki çocuklar senden daha mutlu ve sağlıklı. Herhangi bir yoksunluk duyguları yok. Sen sadece empati yaptın ve kendin adına asılsız bi acıma icat ettin!”

Çok rahatlamıştım ve normal hayatıma döndüm.. Ta ki Televizyon icat edilene kadar gayet iyiydim. TV ler yayılırken, köylere, nahiyelere, şehirlerin yoksul evlerine girip baş köşeyi aldığında bendeki eski yara nüksetti! Çünkü artık onlar dünyayı görebiliyorlardı ve kendileri adına yoksunluk hesabı çıkartabilme lüksüne(!) kavuşmuştular. Yine üzüntü bastı beni ama artık yetişkindim ve bu duygulara paçamı kaptırmadım! (tercümesi hayat gailesi yoğundu ve bu durum hislerin örtülmesine sebep olmuştu)

Muhtemelen durumu, Castaneda ile aynı dünya yılında kavramıştık, ben 12 yaşındaydım, CC de 0tuzlarında filan.

Son söz: Televizyon icat edildi mertlik bozuldu.

Yorumlarımız:

  • Hanife Altuntas

    senin ve castanade’nın yaşadığı şeyi biçoklarımız deneyimlemiştir..ben de böyle durumların içinde olduğum anlar kendimce çok üzülür ve sistemi vs sorgulardım. Don Juan’ın castanade’ya söyledikleri bende ki o hali bıçak gibi kesip attı..bazı zamanlar o duygu gelir gibi olur ama hemen hatırlarım.bilgi insanı olma yolunda, görece varsıllık değerlerimizin ve iyi yaşam koşullarının bir üstünlük olmadığını, acıma duygusunun sadece kendimizle alakalı zaafların bir sonucu olduğunu kavrarım..

    Sibel Atasoy harika

    Esra Akkaş acıma hissinin içindeki o gizli kibir öyle bir şey ki, bence onu hisseden kendine “acımalı” 🙂

    Hanife Altuntas kişi kendine acımamalı, tam tersine kendine karşı acımasız olmalı..kendine karşı acımasız olan, başkalarına karşı da acımasız olur..burada bahsedilen acımasızlık, kendine acımanın tam tersidir ve bence hayati öneme sahiptir. kişide çok iyi saklanır ve onu takip edip yakalayabilmek için usta bir avcı olmak esastır.

    Sibel Atasoy iz sürücü, kendi izini sür sevgili 🙂
  • Esra tabi 12 yaşındaki bir kız çocuğunu bu açıdan yargılamıyorum. normal ve olağan şeyler. ama insan olgunlaştıkça kendini ayrıcalıklı ya da özel gibi hissetmemeli karşısındaki ne durumda olursa olsun. edep ederim.. bu arada ben o evleri merak ettim acaba özel bir ismi var mı?

    Sibel Atasoy aa yok o zaman ben büyümemişim hala Esra hanım, çünkü ben kendimi hala özel, biricik, ben’im hissediyorum, tabi herbir insanı hatta yaradılmış olan her bi şeyi birricik özel görüyorum 🙂 Bu sebeple kendim dahil hiç kimseye acıyamam

    Esra karşılaştırmalı bir özel olma durumundan bahsediyorum. mesela sizin benden benim de x ten daha özel olmam gibi bir şey 🙂 herkes özeldir.. ben şanslıyım ben özelim, sen şu durumda olduğun için şuna sahip olmadığın için değilsin gibi bir şey

    Hanife Altuntas

    sanıyorum, burada bahsi geçen duygu hali ayrıcalık hissinden çok diğer çocuklara acıma..castaneda, yemek yediği otelin dışındaki masaların etrafında toplanan çocuklara da aynı hissiyatı besliyor..artıklarla beslenen çocuklardır bu ve bir castaneda da acımayla karışık utanma hali yaratır bu durum.kendi durumunun daha iyi, bu çocuklarınsa en baştan çizilen kötü kaderleri içinde daha içinden çıkılmaz bir halde olduklarını düşünür..ama bu algısı, öğretilmiş bir algıdır.ve zaten DJ bunu kendisine çok iyi ifade edecektir..

    Sibel Atasoy Anlatmak istediğini anlamıştım ama yine de açık olsun diye üstüne dokundurdum Esra hnmcım
  • Hanife Altuntas işin içinden çıkılması en zor yanı da, bu acıma hissinin “insani” birşey olduğuna dair öğretilmişlik hali.

    Sibel Atasoy süperrr

    Esra ‎:) 🙂 anladım Sibel hanım zaten beni anlayacağınızı biliyordum. bir de tepeden bakarak kimseye yardım edemeyiz. kendimizi eşit hissetmeden bunu tam anlamıyla yapmak zor.
  • Hanife Altuntas başkalarına yardım etme konusunu bana hep çok ilginç gelir.nedeni de sanırım şu: ben dediğim zat, yardıma muhtaçken,- ki bunu onu hazırlıksız yakaladığım her an görebiliyorum- nasıl olurda başkalarına yardım etmekten söz edebiliyorum diyorum..bu kimi zaman bana kendi gerçekliğimden kaçmak, kimi zamanda kendimi aldatmak gibi geliyor ve hepsi de aynı kapıya çıkıyor sanırım.

    Esra kendi yaşadıklarımdan yola çıkarak diyebilirim ki insanların dışarıdan bakınca ” yazık, kötü ” olarak nitelendirdikleri durumların içindeyken, aslında hiç de öyle durumlar olmadığını gördüm. hatta nasıl görünürse görünsün her zaman her şey harika ve mükemmel hissini yaşıyorsunuz böyle zorlu durumlarda

    Sibel Atasoy TV konusuna ben dokunayım bari :))) Eskiden kültürümüzde yediğinden giydiğinden uluorta bahsetmek ayıp sayılırdı; çünkü imrendirme ihtimalinden çekinilirdi. Bugün TVlar, hepsi sözleşmiş gibi, aynı şeylerden bahsediyorlar ve bunlar hesapsız para gerektiren durumlar. Kimse çıkıp kendi özgün hikayesini anlatmıyor, yediğini değil gezip gördüğünü anlatmıyor. Köyün dağın yaşayanlarından iz yok TV larda. Öyle hikayeler yapıyorlar ki, tasını tarağını topla kaç oralardan gibi. Buğdayı nerden gelir, sütü yumurtası ekmeği kimsenin umrunda değilmiş gibi! Bu komedi-dramalar nedense dikkat çekmiyor, herkes sanki çok normalmiş gibi seyredip gidiyor
  • Esra ben de ona çok takmış durumdaydım bir ara. çok izlenen dizilerdeki aşırı lüks tüketim ve yaşantı. buna sahip olan ne kadar küçük bir azınlık var halbuki ama hepimiz izliyoruz!
  • Hanife Altuntas istisnaları var ama sibel..ntv de pazar günleri “doğada tek başına” diye bi program var.serdar kılıç – ki ben ona savaşçı diyorum- parasız pulsuz nasıl yaşanır, nasıl mutlu olunur, doğaya geri dönüşün yolları nelerdir yaşıyor ve anlatıyor.herkese tavsiye ederim bi bakın lütfen. ben her izlediğimde, içimde tarifsiz bir özlemle doluyorum..kaynaklarımızdan köklerimizden koptuğumuzu, geri dönüşe imkan vermediğimiz bir yola çıktığımızı ama her daim, orayı, doğum yerimizi arayıp hasretini çekeceğimizi hissediyorum..

    Sibel Atasoy İstisnalar kaideyi bozmaz 🙂 biliyorum öyle hoş şeyler var ve her TV’nin kanunen zorunlu tutulmuş halkı aydınlatma görevllerne ayrılmış küçü kbi pay. Hoş bizimkiler bu zorunluluğu,yemek tarifleri ve ssağlık programlarıyla aşmayı beceriyorlar yine de. Siz hiç bi dizi de ya da haber programında, kameranın kitap okumakta olan birine zum yaptığını gördünüz mü?
  • Hanife Altuntas dün bir magazin programında kadının biri, “kendimi insan gibi hissettim, topuklu ayakkabı giyip makyaj yaptım” diyordu:) antenleri biraz ince ayara getirdiğinizde, manipülasyonu görebiliyor ve gülümseyerek izleyebiliyorsunuz.