Toplum Neden Bir “Şeytan” Arar? Medyanın Günah Keçisi Fabrikası

Bir şehirde suç artar, ekonomi sendelemeye başlar ya da gençlerin davranışları yetişkinlere anlaşılmaz görünür. Tam o anda toplumun görünmez alarmı çalar: “Bunun sorumlusu kim?” Cevap çoğu zaman karmaşık nedenler, bozuk kurumlar veya uzun vadeli eşitsizlikler olmaz. Daha kullanışlı bir hedef bulunur: alışılmadık giyinen gençler, göçmenler, belirli müzik dinleyicileri, oyuncular, taraftar grupları ya da dijital dünyanın yeni “tehlikeli” toplulukları. Sosyolog Stanley Cohen’in kavramsallaştırdığı halk şeytanları, toplumun korku ve öfkesini üzerinde toplayan bu sembolik düşmanlardır.

Halk şeytanı, mutlaka güçlü ya da gerçekten zararlı bir grup değildir. Hatta çoğu zaman tam tersidir: Savunma kapasitesi sınırlı, kültürel olarak görünür ve “bizden değil” diye kolayca işaretlenebilir bir topluluktur. Bir grubun saç modeli, dili, mahallesi, kıyafeti veya çevrimiçi jargonunun aniden toplumsal çöküşün kanıtı gibi sunulması tesadüf değildir. Belirsizlik rahatsız edicidir; insan zihni ise belirsizliği tek bir yüz, tek bir hikâye ve tek bir suçluyla değiştirmeyi sever.

Manşetler korkuyu nasıl büyütür?

Medya bu süreçte yalnızca haber taşıyan bir pencere değildir; çoğu zaman pencerenin çerçevesini, ışığını ve bakış yönünü de belirler. Nadir bir olay sürekli tekrarlanır, çarpıcı görüntüler bağlamından koparılır, birkaç örnek bütün grubun karakteriymiş gibi anlatılır. “Dehşet saçtılar”, “mahalleyi esir aldılar”, “çocuklarımız tehdit altında” gibi ifadeler bilgi vermekten çok duygusal bir sahne kurar. Haber, istatistiksel bir değerlendirme olmaktan çıkar; küçük bir grubun devasa bir gölgeye dönüştüğü ahlaki panik anlatısına dönüşür.

Bu anlatının güçlü yanı basitliğidir. İşsizlik, eğitimde fırsat eşitsizliği, konut krizi veya sosyal dışlanma gibi meseleler sabır ve politika gerektirir. Buna karşılık “sorun şu grup” demek hızlı, paylaşılabilir ve siyasi açıdan kullanışlıdır. Korku, dikkat ekonomisinin en parlak para birimlerinden biridir. Öfke ise izleyiciyi ekranda, okuyucuyu sayfada, kullanıcıyı akışta tutar. Böylece medya kuruluşları, siyasetçiler ve hatta sıradan sosyal medya hesapları aynı dramatik senaryonun farklı anlatıcıları hâline gelebilir.

Günah keçisinin bedeli

Bir grup halk şeytanı ilan edildiğinde sonuç yalnızca kötü şöhret değildir. İnsanlar işte, okulda, sokakta ve kamusal hizmetlere erişimde ayrımcılıkla karşılaşabilir. Daha sert polislik, daha ağır cezalar ve daha geniş gözetim uygulamaları “toplumu koruma” adı altında kolayca meşrulaşır. İronik olan şudur: Damgalama, dışlanmış grupların fırsatlarını daraltarak çözülmek istenen sorunları büyütebilir. Toplum, kendi ürettiği gerilimi sonra yine aynı grubun “doğası” diye okumaya başlar.

Dijital çağ bu mekanizmayı hem hızlandırdı hem de çoğalttı. Algoritmalar, sakin düzeltmelerden çok öfkelendiren içerikleri görünür kılma eğilimindedir. Birkaç saniyelik video, eksik bağlamla milyonlara ulaşabilir; yorumlar bölümünde ise yargı, soruşturmadan önce gelir. Artık halk şeytanları yalnızca gazetelerin birinci sayfasında değil, etiketlerde, kısa videolarda ve öneri sistemlerinde de üretiliyor.

Bu yüzden eleştirel soru şudur: Bir haber bize kimden korkmamız gerektiğini söylediğinde, hangi bilgilerin eksik bırakıldığını da soruyor muyuz? Tekil olay ile genel eğilim, sorumluluk ile kimlik, güvenlik ihtiyacı ile toplu cezalandırma arasındaki farkı korumak zorundayız. Halk şeytanlarını tanımak, hiçbir zararı inkâr etmek değildir; zararı anlamak için kolay düşmanlara değil, zor gerçeklere bakmayı seçmektir. Toplumun olgunluğu, en gürültülü korkusuna değil, en sessiz adalet talebine nasıl karşılık verdiğinde ölçülür.

Saat 11 Kahvesi Bir Dua mı? Mikro-Ritüellerin Gizli İnancı

Her gün tam 11.00’de kahve içen biri, bunu yalnızca kafein için yapmıyor olabilir. Yatmadan önce anlamsız bir kedi videosu izleyen kişi de sadece oyalanmıyordur. Bu küçük tekrarların içinde daha eski, daha derin bir ihtiyaç çalışır: Dağınık hayatın içine düzen, belirsiz zamanın içine sınır ve sıradanlığın içine anlam yerleştirmek. Bu yüzden mikro-ritüelleri modern dinin doğrudan eşdeğeri saymak abartılı olsa da, onların dinin bazı temel işlevlerini seküler biçimde devraldığını söylemek oldukça makuldür.

Ritüel, davranıştan fazlasıdır

Bir davranışı ritüel yapan şey tekrar edilmesi değildir; ona yüklenen anlamdır. Diş fırçalamak çoğu zaman hijyendir. Fakat aynı şarkıyı açıp pencereyi aralayarak, belirli bir kupadan çay içmek günün “başladığını” ilan ediyorsa, artık orada ritüel vardır. Ritüel zamanın akışını bölümlere ayırır. Sabahı sabah, çalışmayı çalışma, uykuyu uyku yapan görünmez bir çerçeve kurar. İnsan zihni sonsuz seçenekten hoşlanıyor gibi görünse de, sürekli karar vermekten yorulur. Mikro-ritüeller bu yorgunluğa küçük bir anayasa sunar.

Dinî ritüellerin önemli işlevlerinden biri de tam olarak budur: Hayatı kozmik ya da ahlaki bir düzene bağlamak. Günümüz insanı her sabah evrenin yaratılışını düşünerek kahve demlemiyor elbette. Ama “kahvem olmadan güne başlayamam” cümlesi, hafife alınacak bir bağımlılık itirafından daha fazlasıdır. Kişi, kendisini yeniden kurmak için küçük bir eşik yaratıyordur. Kahve, mum, koşu ayakkabısı, podcast veya gece videosu; nesnenin kendisi kutsal değildir. Kutsallığa benzeyen şey, onun tekrar aracılığıyla taşıdığı güven duygusudur.

Seküler çağın minik tapınakları

Modern hayat büyük anlatılara kuşkuyla yaklaşırken, küçük anlatıları çoğalttı. Ofis masası, spor salonu, kahve dükkânı, telefon ekranı ve hatta market koridoru; kişisel ayinlerin sahnesine dönüştü. Bir uygulamadaki günlük seri, her akşam cilt bakımına ayrılan on dakika veya pazar günü yapılan uzun yürüyüş, bireye “kendime sadığım” deme fırsatı verir. Burada ibadet edilen şey çoğu zaman aşkın bir varlık değil; süreklilik, performans, sağlık, huzur ya da benlik projesidir.

Bu nedenle mikro-ritüellerin modern dinin yapı taşları olduğunu söylerken dikkatli olmalıyız. Din yalnızca tekrar ve teselli değildir; topluluk, etik, gelenek, aşkınlık ve ortak semboller de üretir. Tek başına izlenen saçma video, kişiye geçici rahatlama sağlayabilir ama ona zor zamanlarda dayanışma ağı kurmayabilir. Bir meditasyon uygulamasının bildirimleri, vicdanın yerini tutmaz. Yine de dijital ritüellerin yeni cemaatler yarattığını inkâr edemeyiz: Aynı sabah rutinini paylaşanlar, aynı yayıncıyı izleyenler, aynı “verimlilik” öğretisine inananlar görünmez bir topluluk oluşturur.

Özgürleştiren ritüel mi, otomatik pilota alan ritüel mi?

Asıl soru, ritüellerimizin bizi neye bağladığıdır. Eğer saat 11 kahvesi günün ortasında nefes alma, çevreye bakma ve kendine dönme anıysa, zihinsel bir sığınak olabilir. Eğer kahve içilmediğinde bütün gün “bozulmuş” sayılıyorsa, ritüel hizmet etmek yerine hükmetmeye başlamıştır. Ritüelin sağlıklı biçimi hayatı daraltmaz; ona ritim verir. Sağlıksız biçimi ise ritmi zorunluluğa, anlamı batıl güvenceye çevirir.

Belki modern insanın dini, tek bir mabette değil, binlerce küçük alışkanlıkta saklıdır. Ancak bu dinin tanrısı kesin değildir: Bazen huzur, bazen kontrol, bazen algoritma, bazen de yalnızca iyi demlenmiş kahvedir. Mikro-ritüeller bize şunu hatırlatır: İnsan, anlam üretmeden yaşayamaz. En seküler anımızda bile, günü başlatacak küçük bir işaret; geceyi kapatacak küçük bir tören ararız.

Beğeniler Cumhuriyeti: Algoritmalar Bizi Yeni Dijital Aşiretlere mi Bölüyor?

Bir zamanlar insanın hangi kabileye ait olduğunu dili, toprağı, tanrısı ve bayrağı belirlerdi. Bugün ise bunu daha sessiz, daha hızlı ve daha cilalı bir mekanizma yapıyor: beğeni butonu. Parmağınızla yaptığınız küçücük bir hareket, yalnızca bir içeriği onaylamak değildir; dijital evrende hangi ateşin etrafında oturacağınızı, hangi düşmanlara kaş çatacağınızı, hangi şarkılara ağlayıp hangi fikirlere öfkeleneceğinizi de işaretler.

Algoritmik kabilecilik, modern insanın en eski dürtülerinden birini yeni bir kostümle sahneye çıkarıyor: ait olma ihtiyacı. İnsan zihni belirsizlikten hoşlanmaz. Karmaşık dünyayı basitleştirmek ister. Biz ve onlar ayrımı bu yüzden çekicidir. Eskiden bu ayrımı köy meydanı, kilise, kahvehane veya ulusal eğitim sistemi üretirdi. Şimdi ise akış ekranı üretiyor. Üstelik bunu bize emir vererek değil, bizi eğlendirerek yapıyor.

Yeni Kabile Şefi: Algoritma

Ulus devletler yurttaş üretmek için okul, ordu, medya ve hukuk gibi ağır makineler kullanırdı. Algoritmalar ise daha zarif çalışır. Size bir marş ezberletmez, ama aynı öfkeyi tekrar tekrar izletir. Size resmi bir ideoloji dayatmaz, fakat hoşunuza giden düşünceyi parlatır, rahatsız eden düşünceyi karartır. Böylece insan, kendi seçtiğini sanarak kendisine seçilmiş bir dünyada yaşamaya başlar.

Bu noktada asıl mesele, algoritmaların yalnızca bilgi önermesi değil, kimlik önermesidir. Bir videoyu beğenirsiniz, ardından benzerlerini görürsünüz. Bir tartışmaya yorum yaparsınız, sonra aynı gerilim hattının içine çekilirsiniz. Önce içerik tüketirsiniz, sonra içerik sizi tüketmeye başlar. Bir süre sonra insanın dünyaya baktığı pencere, dünyanın kendisi gibi görünür. İşte kabile burada doğar: ortak gerçeklikten değil, ortak akıştan.

Dijital aşiretlerin ulus devletlerden daha güçlü olup olmadığı sorusu provokatif ama boş değildir. Ulus devletler pasaport verir; platformlar kişilik verir. Devlet sınır çizer; algoritma dikkat çizer. Devlet vergi ister; platform zaman ister. Ve çağımızda zaman, paradan da bayraktan da daha mahrem bir kaynaktır. Çünkü zamanınızı verdiğiniz şeye yavaş yavaş ruhunuzu da verirsiniz.

Bayraksız Milliyetçilik

Bugünün dijital kabileleri her zaman siyasi olmak zorunda değildir. Bir marka etrafında, bir müzik türü etrafında, bir komplo teorisi etrafında, bir yatırım aracı etrafında, bir influencer etrafında ya da bir estetik anlayışı etrafında kurulabilirler. Bayrakları yoktur ama logoları vardır. Anayasaları yoktur ama linç ritüelleri vardır. Ulusal marşları yoktur ama trend sesleri vardır. Sınır kapıları yoktur ama görünmez üyelik testleri vardır: Doğru kelimeleri kullanıyor musun? Doğru kişilere gülüyor musun? Doğru düşmana kızıyor musun?

Bu kabilelerin gücü, gönüllü görünmelerinden gelir. Kimse sizi zorla bir akıma katmaz. Fakat dışarıda kalmak da kolay değildir. Çünkü dijital çağda görünmez olmak, toplumsal ölümün minyatür bir biçimi gibi hissedilir. Takipçi sayısı, modern itibarın hızla anlaşılabilir para birimine dönüşmüştür. Beğeni, alkışın atomize edilmiş halidir. Paylaşım ise kabile içinde sadakat yemini gibidir.

Burada karanlık Jungiyen bir ders saklıdır: İnsan gölgesini tanımazsa, onu kalabalığın içine yansıtır. Algoritmalar da bu gölgeyi büyütmekte ustadır. Bastırılmış öfkemizi, üstünlük arzumuzu, dışlanma korkumuzu ve haklı çıkma ihtiyacımızı ölçer, paketler ve bize geri satar. Biz de kendi içimizle yüzleşmek yerine, düşman listemizi güncelleriz. Böylece birey olmanın zorluğu, kabileye ait olmanın sıcaklığıyla takas edilir.

Kaçış Var mı?

Elbette mesele teknoloji düşmanlığı değildir. Algoritmalar kötü ruhlu büyücüler değildir; insan davranışını optimize eden sistemlerdir. Sorun, neyin optimize edildiğidir. Dikkat mi? Öfke mi? Hakikat mi? Diyalog mu? Eğer yalnızca etkileşim ölçülüyorsa, en gürültülü kabileler ödüllendirilir. Çünkü öfke hızlı yayılır, incelik yavaş yürür.

Çıkış yolu platformları terk etmekten çok, dijital bilinç geliştirmektir. Kendi akışına yabancı gibi bakmak, ilk özgürlük hareketidir. Neden bunu görüyorum? Neden buna kızıyorum? Neden bu kişiye güveniyorum? Hangi fikri hiç duymuyorum? Bu sorular, ekranın içine açılmış küçük kaçış tünelleridir. İnsan, algoritmanın kendisine tuttuğu aynada yalnızca yüzünü değil, arzularının haritasını da görmeyi öğrenmelidir.

Sonuçta algoritmik kabileler ulus devletleri tamamen aşmış değildir; ama onların yanına yeni ve çok çevik sadakat biçimleri eklemiştir. Geleceğin insanı belki de iki pasaport taşıyacak: biri devletin verdiği, diğeri akışının çizdiği. Asıl soru şu: Biz bu ikinci pasaportu gerçekten kendimiz mi seçiyoruz, yoksa parmağımız her kaydığında yeni bir kabile mührü mü basılıyor?

Sakladıkça Büyüyen Sır: Streisand Etkisi Neden Hep Kazanır?

Bir şeyi ortadan kaldırmaya çalıştığınızda, bazen onu yok etmezsiniz; ona sahne, ışık ve mikrofon verirsiniz. Streisand Etkisi tam da bu tuhaf toplumsal refleksin adıdır: Bastırılmak istenen bilgi, görüntü, haber ya da söylenti, bastırma girişimi yüzünden çok daha görünür hâle gelir. Yani dijital çağın ironik yasası şudur: Üzerine kapak kapattığınız tencere, buharı daha büyük bir patlamayla dışarı verir.

Terim, 2003 yılında Barbra Streisand’ın Kaliforniya’daki evinin fotoğrafının internetten kaldırılmasını istemesiyle meşhur oldu. Fotoğraf aslında kıyı erozyonunu belgeleyen binlerce görselden sadece biriydi ve neredeyse kimsenin umurunda değildi. Fakat kaldırma davası açılınca insanlar bir anda şunu sordu: Bu fotoğrafta ne var? Sonuç: Fotoğraf, unutulmuş bir veri parçasıyken küresel merak nesnesine dönüştü. Gizleme hamlesi, reklam kampanyasından daha etkili oldu.

Yasak, merakın yakıtıdır

İnsan zihni yasaklanan şeylere karşı tuhaf bir manyetizma hisseder. Çünkü yasak, yalnızca bir sınır çizmez; aynı zamanda o sınırın ardında değerli, tehlikeli ya da utanç verici bir şey olduğu izlenimini yaratır. Bir kapının üzerine sadece “açmayınız” yazmak bile kapıyı sıradan bir nesneden psikolojik bir meydan okumaya dönüştürür. Streisand Etkisi, bu kadim merak mekanizmasının internet hızına bağlanmış hâlidir.

Burada mesele yalnızca bilgiye erişim değildir; güç ilişkileridir. Bir kurum, devlet, şirket ya da ünlü kişi bir içeriği susturmaya çalıştığında, izleyici yalnızca içeriği değil, susturma niyetini de görür. Toplum şu soruyu sormaya başlar: Neden bu kadar rahatsız oldular? Bu soru, çoğu zaman içeriğin kendisinden daha bulaşıcıdır. Çünkü sansür girişimi, içeriğe ikinci bir hikâye ekler: Güçlü olanın korkusu.

Dijital ağlarda bu etki daha da şiddetlenir. Eskiden bir gazetenin toplatılması haberin dolaşımını sınırlayabilirdi. Bugün ise silinen bir gönderi ekran görüntüsü olur, ekran görüntüsü arşivlenir, arşiv bağlantısı paylaşılır, paylaşım mizaha dönüşür, mizah politik sembole evrilir. İnternet unutmaz demek biraz romantiktir; daha doğru ifade şudur: İnternet, özellikle unutturulmak isteneni hatırlamayı sever.

Kontrol yanılsamasının çöküşü

Streisand Etkisi bize modern iktidarın en büyük zayıflığını gösterir: Algıyı bütünüyle kontrol edebileceğini sanmak. Oysa algı, tek merkezden yönetilen bir hoparlör değil; binlerce yankı odasından oluşan bir mağaradır. Bir mesajı susturduğunuzda, mağaranın başka bir yerinden daha garip, daha komik, daha öfkeli bir yankı olarak geri dönebilir.

Bu yüzden kriz yönetiminde ilk dürtü olan “hemen kaldıralım, engelleyelim, dava açalım” refleksi her zaman bilgece değildir. Bazen en iyi strateji, içeriğin doğal ömrünü tamamlamasına izin vermektir. İnternette birçok şey, üzerine gidilmediğinde birkaç saat içinde görünmezliğin bataklığına gömülür. Fakat ona resmi bir öfke, hukuki tehdit ya da panik havası eklerseniz, sıradan bir kıvılcımı kamp ateşine çevirebilirsiniz.

Elbette bu, hiçbir mahremiyet ihlaline ya da iftiraya müdahale edilmemeli anlamına gelmez. Kişisel verilerin, özel hayatın ve haksız saldırıların korunması önemlidir. Ancak müdahalenin dili, zamanı ve yöntemi belirleyicidir. Şeffaf açıklama, orantılı tepki ve güven veren iletişim çoğu zaman kaba sansürden daha etkilidir. Çünkü insanlar yalnızca bilgiye değil, tavra da tepki verir.

Streisand Etkisi, çağımızın küçük ama keskin bir aynasıdır. Bize şunu fısıldar: Saklamak istediğin şeyin kendisinden önce, onu saklama biçimine bak. Çünkü bazen sır, sır olduğu için değil; birileri onu sır yapmak için fazla uğraştığı için büyür. Ve insanlık, yasak meyvenin tadını hâlâ unutmamıştır.

Canlı Yayında Donan Vicdan: Kalabalık Neden Yardım Etmez?

Bir sokakta biri yere düşse, etrafında beş kişi varsa içimizden biri koşar, biri ambulansı arar, biri su getirir diye düşünürüz. Peki aynı olay canlı yayında, binlerce gözün önünde gerçekleşirse? Tuhaf biçimde, yardım ihtimali artmak yerine azalabilir. Çünkü dijital kalabalık, gerçek kalabalığın sadece büyütülmüş hali değildir; sorumluluğu buharlaştıran, duyguyu gösteriye çeviren ve vicdanı yorum kutusuna sıkıştıran yeni bir toplumsal makinedir.

Sosyolojide klasik seyirci etkisi şunu söyler: Bir acil durumda tanık sayısı arttıkça, bireyin müdahale etme olasılığı düşebilir. Çünkü herkes, bir başkasının zaten harekete geçeceğini varsayar. Buna sorumluluğun dağılması denir. Fakat dijital ortamda bu dağılma neredeyse komik derecede büyür. Ekranın arkasındaki kişi kendini tanık değil, izleyici sanır. Olay bir yaşam meselesi olsa bile, platformun dili ona şunu fısıldar: Beğen, paylaş, yorum yap, geç.

Burada mesele yalnızca duyarsızlık değildir. Daha sinsi bir şey vardır: Arayüzün ahlakı yeniden biçimlendirmesi. Canlı yayın ekranı, acil durumu eğlence formatına sokar. Kalp emojileri akar, soru işaretleri düşer, biri caps yapar, biri bunun kurgu olduğunu söyler, biri de sadece bağlantı kalitesinden şikâyet eder. Böylece gerçeklik, küçük dijital tepkilere parçalanır. İnsan, bir kriz karşısında eylem öznesi olmak yerine akışın tüketicisine dönüşür.

Kalabalığın Yeni Maskesi: Kullanıcı Adı

Fiziksel kalabalıkta yüzler vardır; utanma, yakalanma, sorumluluk ve tanıklık bedende hissedilir. Dijital kalabalıkta ise kullanıcı adları vardır. Anonimlik sadece kimliği gizlemez; bazen vicdanın sesini de kısar. Çünkü kişi, kendi eylemsizliğinin toplumsal sonucunu görmez. Ambulans aranmadı mı? Polis bilgilendirilmedi mi? Müdahale gecikti mi? Bunlar, akış yenilendiğinde ekranın dışına düşer. Dijital çağın en büyük numarası budur: Sonuçları görünmez kılar, tepkileri görünür yapar.

Elbette herkes kötü niyetli değildir. Hatta çoğu insan iyi niyetlidir; ama iyi niyet pasif kaldığında acil durumlarda neredeyse kötü niyet kadar tehlikeli olabilir. Birçok izleyici şunu düşünür: Bu kadar kişi izliyorsa mutlaka biri bildirmiştir. Bir diğeri şüpheye düşer: Ya yanlış alarm verirsem? Bir başkası hukuki sorumluluktan korkar. Kimisi platforma bildirmenin yeterli olduğunu sanır. Sonuçta binlerce kişi aynı anda aynı kararsızlığın içinde donar. Bu, bireysel aptallık değil; kolektif felçtir.

Dijital seyirci etkisini güçlendiren bir başka unsur da algoritmik mesafedir. Algoritma bize olayları bağlamından kopararak sunar. Bir ülkede deprem, başka bir yerde saldırı, ardından bir kedinin komik videosu, sonra birinin ağlayarak yardım istemesi… Zihin, bu duygusal hız treninde korunmak için uyuşur. Sürekli alarma maruz kalan insan, gerçek alarmı da içerik sanmaya başlar. Böylece felaketler bile kaydırılabilir hale gelir.

Yorum Yapmak Müdahale Etmek Değildir

Modern insanın en büyük yanılgılarından biri, ifade etmeyi eylem sanmasıdır. Korkunç bir olay karşısında yorumlara yazılan yardım edin cümlesi, gerçekten yardım etmekle aynı şey değildir. Birini etiketlemek, yetkili kuruma doğrudan ulaşmakla aynı değildir. Ekran görüntüsü almak, acil çağrı yapmakla aynı değildir. Dijital tepki, doğru kanala yönelmediğinde sadece vicdanı rahatlatan sembolik bir jesttir.

Peki ne yapılmalı? Öncelikle dijital yurttaşlık, sadece gizlilik ayarlarını bilmekten ibaret olmamalı. İnsanlara çevrimiçi acil durum protokolü öğretilmeli: Konum doğrulanabiliyorsa yerel acil hattı aramak, platformun bildirim araçlarını kullanmak ama bununla yetinmemek, güvenilir kişilere ve kurumlara bilgi iletmek, paniği büyütmeden kayıtları korumak, kurbanı teşhir etmemek. En önemlisi de şu basit ilke: Eğer herkesin bildirdiğini varsayıyorsan, büyük ihtimalle kimse bildirmemiş olabilir.

Bu noktada platformlara da ciddi sorumluluk düşer. Canlı yayınlarda şiddet, kendine zarar verme, sağlık krizi veya tehdit sinyalleri görüldüğünde hızlı uyarı mekanizmaları çalışmalıdır. Fakat tüm sorumluluğu teknoloji şirketlerine bırakmak da başka bir konforlu kaçıştır. Çünkü algoritmalar ahlak sahibi değildir; ahlak, ancak onu talep eden ve uygulayan insanlar varsa toplumsal güç kazanır.

Dijital çağda seyirci etkisi bize rahatsız edici bir ayna tutuyor: Binlerce göz, tek bir el etmeyebilir. Görmek, tanık olmak değildir; tanık olmak, sorumluluk almaktır. Canlı yayınlar bize olayları gerçek zamanlı gösteriyor olabilir, ama vicdan gerçek zamanlı çalışmıyorsa görüntü sadece parlayan bir boşluktur. Belki de yeni çağın ahlaki sorusu şudur: Ekranda bir insan yardıma muhtaçken, sen izleyici misin, yoksa orada bulunan biri mi?